7.2.09

God of War: Chains of Olympus


God of War: Chains of Olympus
Yap: Ready At Dawn
Yay: Sony Computer Entertainment
Tasarım: Ru Weerasuriya
Yaz: Cory Barlog
Müz: Gerard Marino
Aksiyon
ABD
PSP
Xbox 360

God of War serisi hakkında söylenebilecek -kötü- fazla şey yok gerçekten, PlayStation 2'nin müthiş kataloğuna müthiş bir kapanıştı ilk iki oyunu. Üçüncüsünün PlayStation 3'ü tam manasıyla açabileceği günlerde yan sanayi bir oyununun (yan sanayi diyorum zira Chains of Olympus'u yapan firma ilk iki oyunu yapan firma değil) PSP'yi "açması" mümkün mü? Evet. Çok mümkün. PSP'nin fazla özel ve arzulanacak seviyede olmayan oyun katalogunun tartışmasız en nadide parçası Chains of Olympus, akıcı oynanışı ve akıl almaz grafikleriyle PSP'yi "iyi ki aldım ya" dedirtebiliyor size. Bir şeylere vurmak isteyen her oyuncunun sevebileceği bir oyun olduğu için, veya daha doğrusu, şahane bir oyun olduğu için dedirtiyor üstelik bunu. Hakkı da var hani.

B**

Intrigue


Intrigue
Tasarım: Stefan Dorra
Tema: Ortaçağ Gerçekçi/Finans
Oyuncu: 3-5
Süre: 45 dk - 1 saat

Intrigue tüm oyun boyunca yalan söylemem gereken bir Battlestar Galactica'dan sonra ilginç geldi bana ve itiraf etmeliyim ki sevmemde büyük bir etken de buydu. Fakat Intrigue'in "bir seferde bir müzakere" şeklindeki sistemi ve her şeyden önemlisi ne önerdiğin konusunda Diplomacy veya BSG'den çok daha fazla kontrole sahip olduğun gerçeği belki de onu BSG'den sonra oynamış olmamdan bile büyük etkenlerdi. Diplomacy'nin çok önemli bir parçası olan ve benim beceremediğim aktif rekabetten arınmış bir müzakere oyunu Intrigue ve gerçekten müthiş.

A

Battlestar Galactica: The Board Game



Battlestar Galactica: The Board Game
Tasarım: Corey Konieczka
Tema: Bilim-kurgu
Oyuncu: 3-6
Süre: 2-3 Saat

Uzun süredir oynamak istediğim fakat bir türlü denk gelemediğim bir masaüstü oyunuydu Battlestar Galactica, en sonunda bugün denk gelebildim. İşleyişi genel olarak dizinin hissettirdikleriyle paralel olduğu için hoşuma giden bir sistemi var oyunun. Saylon sistemi, 6 kişilik oyunlarda bile en az iki saylon olacağı için biraz taraflı gözükse de (üstelik saylonlar dört farklı şekilde kazanabilirken insanların sadece bir kazanma yolu var) insan olarak kazandığınızda sarfedeceğiniz çaba daha yoğun olduğu için oyun sizi daha meşgul tutuyor. Ben saylon olarak oynadığım için oyundan taraflı olarak biraz daha zevk almış olabilirim, fakat saylon olmasaydım bile aynı zevki alacağımı düşünmem bence oyunun kaliteli olduğunun en büyük kanıtı.

B*

6.2.09

Elite Beat Agents


Elite Beat Agents
Yap: iNiS
Yay: Nintendo
Tasarım: Keiichi Yano
Yaz: Kishiko Miyagi
Müz: Lisanslı
Ritm Oyunu
Japonya
Nintendo DS
2006

Elimde 250 dolar, harcayacak başka hiçbir yerim olmadığından gamestop'un sitesinde fiyat karşılaştırıyorum. Bir el konsolu alacağım, orası kesin, fakat hangisi olmalı ki? DS? PSP? PSP Slim? DS Lite? PSP 3000? Uzun süre düşündükten sonra harçlığımın geldiği gün gidip bir orijinal DS bir de orijinal PSP alıyorum, iki versiyonun da bir üst modellerinin önerdiklerinden fedakarlık yapmak koyuyor, fakat oyunsuz konsol olmaz, iki konsolun yanına da oyun almam lazım. PSP oyunum zaten önceden hazır, bir DS oyunu bulmam lazım... Pokemon kesin, başka? Elite Beat Agents mesela? Alıyorum oyunu, kartı DS'ime takıyorum ve... suratımdan bir gülümseme geçiyor, evet, iyi ki DS de almışım, PSP'de. Müthiş bir tasarım, müthiş bir mekanik, diğer her oynanış türünü sıkıcı gösterecek kadar harika bir oynanış. Wii'nin ilk saatlerindeki etkiyi saatlerce koruyor Elite Beat Agents, diğer oyunları oynamak eski moda görünüyor gözünüze. Müthiş.

A*

4.2.09

FIFA 08


FIFA 08
Yap: EA Canada
Yay: EA Sports
Tasarım: Joe Booth / Kaz Makita
Yaz: -
Müz: Lisanslı
Spor (Futbol)
Kanada
Xbox 360
2007

Bilgisayarımın Fifa 09'u kaldırmamasının üzerine giriştiğim PES 2009 bana arzuladığım tatmini verememiş, ben de bunun üzerine arayışlara girmiş, bunu da buradan söylemiştim. Skate 2'yi sattığım için elime geçen parayla ne yapacağımı düşünürken aklımdan tam olarak bu geçmişti işte, bu yüzden de hemen Fifa 08'e yöneldim. 09'a paramın yetmeyeceğini biliyordum ve bunun üstüne bir de 08'i iki senedir denemek istediğim gerçeği binmişti. İki senelik beklenti, son umut olarak sarılmanın bunu arttırması derken... ay aman boş verin tüm bu artı gerilimi falan, her bir beklentimi karşıladı Fifa 08. PC'deki Fifa'ların tümünden daha gerçekçi bir oynanış, harika bir multiplayer, süper modlar, harika arayüz. Bana "iyi ki almışım lan seni" dedirten (evet oyunlarla konuşurum ben) fazla oyun olmamıştı son zamanlarda, Fifa 08 onlardan biri oldu, iyi de oldu.

A

Life is Fine


Life is Fine
Allison Whittenberg
192 Sayfa
2008

Bu yazıya şöyle başlamayı planlıyordum aslında: "Kendime not, artık okul kütüphanesinden aldığın kitapları ve çizgi romanları okumamam lazım.". Gelin görün ki şu an okul çantamda bir önceki cümlede okul kütüphanesi olarak tasvir edilmiş mekandan alınma bir Animal Farm duruyor, o yüzden şöyle başlamam daha uygun sanırım: "Nasıl yapıyorum bilmiyorum, fakat okul kütüphanesindeki en durağan kitaplardan birini almayı bu üçüncü başarışım." Oysa ki Life is Fine'ın ismi çarpmıştı beni, çok güzel değil mi gerçekten? Life is Fine, basit, sakin, omuz silken bir ismi var Whittenberg'in kitabının. Maalesef aynı şeyi Whittenberg'in kitabı için söylemek mümkün değil. Ne bekliyordum bilmiyorum fakat bulduğum şeyin o bilinmez beklentiyi bile karşılayamadığı açık, beynin kitap okuyan yerlerinde pek fazla sarsıntıya yol açmayan, durağan bir öyküsü var Life is Fine'ın. Pek sıradışı değil, olması gerekip gerekmediği başka bir yazının konusu olsa da bu yazının konusu gereği sıradışı olmaması iyi bir şey de değil.

E*

1.2.09

Spider-Man: Friend or Foe


Spider-Man: Friend or Foe
Yap: Next Level Games
Yay: Activision
Tasarım: Brandon Gill / Jeff King
Yaz: Brian Reed
Müz: James L. Venable
Beat 'Em Up
Kanada
Xbox 360
2007

Artık ne kadar süredir içimde birikiyordu bilmiyorum fakat geçtiğimiz günlerden birinde sanki senelerdir oradaymış gibi gelen Manhattan'da ağ ata ata dolaşma isteğim patlamıştı. Ben de bu isteği doyurmak adına Blockbuster'a gidip henüz denemediğim iki Spider-Man oyunundan birini aldım, diğerinin kötü olduğunu biliyordum. Beni Spider-Man oyunlarının hepsinin açık uçlu olduğunu düşünmeye ne itti bilmiyorum fakat sırf o düşünce yüzünden Friend or Foe ilk bakışta beni hayal kırıklığına uğrattı. Açık uçlu bir dünya olmadığı gibi ağ atarak dolaşma da yoktu zira. Friend or Foe, benim aksime kiraladığı oyun hakkında biraz bilgi edinmek isteyen herkesin bildiği gibi bir beat 'em up oyunuydu, Marvel Ultimate Alliance ve X-Men Legends'ın rol yapma kısımları budanmış versiyonuydu hatta. Fakat bu oyunu her ne kadar olağanüstü olamayacağı bir kategoriye soksa da onu kötü yapmıyor. Friend or Foe pek yanlış yapmadan düzgün bir beat 'em up olmayı başarmış ve her ne kadar aklınızı başınızdan alacak kadar sarsıcı/çarpıcı/tokatlayıcı falan olmasa da oynanabilecek seviyede bir oyun.

C***

Absolution


Absolution
Muse
Tür: Alternatif
Uzunluk: 52:19
Yap: Muse
2003

Muse'un büyük bir ünü var ve hemen bununla derdimi anlatayım, ben sebebini anlayamıyorum. Muse senelerdir aynı şarkıyı yapıyor. Aynı türü veya aynı temada ilerleyen albümleri değil, aynı şarkıyı yapıyor. Senelerdir Bellamy aynı şekilde bağırıyor, gitarlar aynı, davullar, sözler hepsi aynı. Arada buna istisna bir iki şarkı çıkıyor albümde, onlar da zaten Muse'un dinlenesi tek şarkıları oluyor benim gözümde. Absolution da bu kurala istisna değil, Hysteria dışında neredeyse tüm albüm Muse standartlarında, fakat Hysteria'dan sonraki şarkıların öncekilere kıyasla daha dinlenebilir oldukları da açık. Yine de dinlenebilirlik kaliteye işaret değil, bu yüzden Muse'un Absolution'ı pek kaliteli bir albüm değil.

D***

31.1.09

A Bit of Fry And Laurie Sezon Bir


A Bit of Fry and Laurie
6+1 Bölüm
Yaratıcı: Stephen Fry, Hugh Laurie
Oyn: Stephen Fry, Hugh Laurie
Jenerik Müziği: "Rory Gallagher - The Loop"
1989

İtiraf ediyorum A Bit of Fry and Laurie'yle ilgilenmemin tek sebebi Hugh Laurie'yi House'ta çok sevmiş olmamdı. Fakat ilk sezonunun tüm bölümlerini müthiş bir hevesle bitirmiş olmamın sebebinin Laurie'nin House performansıyla zerre alakası yok. İlk sezonun tüm bölümlerini neşe içerisinde neredeyse yalayıp yuttum çünkü A Bit of Fry and Laurie, zekice. A Bit of Fry and Laurie, kaliteli. Ve her şeyden önemlisi A Bit of Fry and Laurie inanılmaz komik. Monthy Python tarzı İngiliz komedilerinin izinden geçip kendi tarzını da yaratabilen bir dizi A Bit of Fry and Laurie ve gücünü de iki yıldızından alıyor. Müthiş, müthiş, müthiş, müthiş.

A

30.1.09

The Wrestler


The Wrestler
Yön: Darren Aronofsky (Requiem for a Dream, The Fountain)
Oyn: Mickey Rourke, Marisa Tomei, Evan Rachel Wood
Sen: Robert D. Siegel (Big Fan)
Müz: Clint Mansell (Requiem for a Dream, The Fountain)
ABD
2008

Sanırım gerçekten de 2008'in en iyi filmi gibi bir payeyi şaşkın gibi dağıtmamak lazımmış, gerçekten de 2008'in en iyi filminin henüz izlemediğin bir film olması olasılığı tahmin ettiğimden yüksekmiş. Sanırım gerçekten de, The Wrester'ı görmeden 2008'in hiçbir enini dağıtmamak lazımmış. The Wrestler normların dışında bir hikaye, girişi, gelişmesi ve sonucu her Aronosfky filmi gibi standart dizilimde veya belirli ayrımlarda değil. Mutlu veya mutsuz bir sonu, çözülen sorunları veya alttan anlatılan aşk hikayeleri yok. The Wrestler'ın hiçbir yanı normal değil ve Aronofsky'nin bunu aynı Fountain gibi, Requiem gibi ve Pi gibi, bu sıradışılığı mükemmel bir anlatım içerisinde göze batmadan sunabilmesi o kadar sersemletici ki... Rourke'un da, Tomei'nin de müthiş performansları buna yardımcı oluyor tabii ki, ikisinin de kusurları atlamadan anlattıkları insanların inandırıcılığının Aronofsky'ye yardımı inanılmaz. Müthiş, müthiş, müthiş bir film yani The Wrestler, seyredilmeli ve Aronofsky'ye nasıl bu kadar Tanrısal olabildiği sorulmalı.

A**

Meddle


Meddle
Pink Floyd
Tür: Progresif Rock
Uzunluk: 46:46
Yap: Pink Floyd
1971

Dark Side of the Moon, The Wall ve Wish You Were Here'dı benim Pink Floyd favorilerim, diğer albümleri de dinlemiştim ve bir fikir edinmiştim, hiçbiri de gözümde olumsuz bir etki bırakmamıştı. Meddle'ı atlamışım. Nasıl oldu bilmiyorum, Meddle'ı atlamışım ve bu konudan şu an hiçbir şeyden olmadığı kadar pişmanım. Meddle kompleks bir albüm çünkü, başında girdiği hissi sonunda elleriyle bozan, yıkan ve yerine yepyeni hisler çıkartan bir albüm. Pink Floyd'un saykedelik deliklerden progresif sorumluluklara çıktığı, daha doğrusu çıkmaya başladığı bir albüm. Ve tek bir yanlış adım atmıyor Pink Floyd bu albümde. Doğru ve bütün bir albüm Meddle ve Pink Floyd'la ilişkiniz ne seviyede olursa olsun, favorilerinizin arasına girmeyi hak ediyor.

A**

27.1.09

Alright, Still


Alright, Still
Lily Allen
Tür: Pop/Electronica
Uzunluk: 37:12
Yap: Çok fazlalar
2007

Tom Waits'ten hemen sonra listemde yeri olan bir albümün bu kadar tezat olması iyi bir şey mi yoksa kepazeliğin dik alası mı henüz karar veremedim, vermem gerektiğinde bir karar vereceğim elbet, neyse ki o zaman gelene kadar vakit geçirebileceğim çok güzel bir albüm var elimde. It's Not Me It's Not You'nun çıkışında haftalar kalmışken ve o albümün The Fear'ı tatlı tınısı ve hoş temasıyla kulaklarımızı okşamışken senelerdir "bir ara dinleyeyim ya" kategorimde bulunan Alright, Still'i dinleme kararı aldım, iyi ki de almışım. MTV Pop'undan uzak, Brit hisleri ve Brit tavrıyla Pop yapan bir albüm bu, her şarkının pop altyapısının altından başka bir türe ait ufak parçalar koparabiliyorsunuz, başka kokular ve bambaşka yazınlar sizi yakalayabiliyor rahatlıkla. Ve bu ilk bakışta basitlikle kolaylıkla yargılanabilecek olan Allen'ı derinleştiriyor, dinlenesi yapıyor. Ben de dinlenesi diyorum o halde, çok, çok dinlenesi. Bu arada yazıya sıkıştırabilir miyim diye yazı boyunca debelendim ama olmadı, burada bir yerde Lily Allen'ın bence dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğunu söylemem lazım. Oh söyledim, yarım saattir bakıyorum konuyu nereden bağlayabilirim diye ya... hah ulan.

B**

Small Change


Small Change
Tom Waits
Tür: Caz
Uzunluk: 49:28
Yap: Bones Howe (The 5th Dimension - The Magic Garden)
1976

Tom Traubert's Blues ile açılıyor Small Change, Waits hırıltılı sesiyle Avustralya'nın en ünlü terimiyle döşediği şarkısını söylerken büyük bir şeylerin geldiğini hissediyorsunuz. Sonra şarkıların kalbi değişiyor, eğlenceli, ilginç, estetik, aşık, ayyaş ve sorunlu oluyor şarkılar. Ama hiçbir zaman vasat olmuyorlar, hiçbir zaman sıkıcı değiller. Tom Waits'in en kötü dönemlerinden bir kupleyi dinlerken şarkının ritmine, estetiğine gülümserken buldum ben kendimi hep. Yavaş yavaş üzerimde etkisini bırakan şarkıları dinlerken bunları Halisünojen'e nasıl yazarım diye de hep düşündüm. Fakat tek bir kelimeden fazlası gerekmiyordu aslında Small Change için, "müthiş"'ten başka tek bir kelime bile gerekmiyordu. O zaman hatamı düzeltmeliyim hemen, Small Change, Tom Waits'in Small Change albümü; "müthiş."

B***

26.1.09

Dexter Sezon Üç


Dexter Sezon 3
12 Bölüm
Yaratıcı: Jeff Lindsay (Roman)/James Manos Jr. (Uyarlama)
Oyn: Michael C. Hall, Jimmy Smits, Julie Benz, Jennifer Carpenter, Desmond Harrington
Jenerik Müziği: "Rolfe Kent - Dexter Main Title"
2008

Önceleri Dexter'ın üçüncü sezonunun vasat başladığını düşünmüştüm, yanlış anlamayın, fikrim şimdi iyi yönde on beş kat ilerlemedi, ama yerinde de saydığı söylenemez. Dexter'ın üçüncü sezonu, anlattığı hikayenin giriftliği veya özgünlüğüyle değil, hikayesini anlatış biçimiyle çarptı beni. Hikayesini önceleri basit tatmin alışverişleriyle satan bir Dexter vardı karşımda, sonra bu fazla değişmedi, fakat o tatmin alışverişinin sunulması iyileşti, güçlendi. İyi oyunculuklar, mükemmel müzik ve fena olmayan senaryo zaten vardı ve sunumun daha da güçlenmesi dizinin bana göre bu vasat sezonundan daha iyi bir zaman seçemezdi, zira tüm eksilerine rağmen, sırf kendini estetik her açıdan satabilen bir Dexter, üçüncü sezonunda hayal kırıklığına uğratmadıysa tek sebebi bu.

B

Shadows Over Camelot


Shadows Over Camelot
Tasarım: Serge Laget, Bruno Cathala
Tema: Ortaçağ Fantastik/Edebi
Oyuncu: 3-7
Süre: 90-120 dk.

Shadows Over Camelot oynanış olarak benim asla deneme fırsatı edinemediğim Battlestar Galactica'ya benziyor, 7 şövalye farklı görevler alıp Kral Artur'un masasına 12 beyaz kılıç koymaya çalışıyorlar, fakat aralarından biri bir hain ve gizli gizli masaya 7 siyah kılıç veya camelot'un kapısına 12 mancınık koydurtmaya çalışıyor. Bu oyun mekaniği kulağa geldiği kadar ilginç oynanıyor da, fakat garip bir şekilde hain açığa çıkarılana dek aktif hasar veremiyor. Hainin gizli kaldıkça daha çok hasar verebildiği bir oyunu açıkçası tercih ederdim, zira bu durum haini gereksiz bir biçimde kendine zarar veren, kısıtlanmış bir duruma sokuyor. Her şekliyle SoC oynadığım en iyi board oyunu değil, fakat ilginç bir mekaniği var ve rol yapmaya zorlaması da onu ayrı bir noktaya koyuyor ister istemez.

C**

24.1.09

Dexter Sezon İki


Dexter Sezon 2
12 Bölüm
Yaratıcı: Jeff Lindsay (Roman)/James Manos Jr. (Uyarlama)
Oyn: Michael C. Hall, Julie Benz, Jennifer Carpenter, Erik King, Jaime Murray
Jenerik Müziği: "Rolfe Kent - Dexter Main Title"
2007

Dexter müthiş bir birinci sezonla çarpmıştı beni, bu blogda da bu husustaki görüşlerimi zevk içerisinde saçmıştım. Saçmadığım şey ise ikinci sezona dair mevcut bulunan şüphemdi. İkinci sezon gerçekten de ona dair olan şüphelerimin bir kısmını doğru çıkardı. İlk sezondan (büyük ihtimalle Lindsay'in romanlarının umursanmamaya başlanması yüzünden) çok daha sığ konular işliyor 2. sezon. Dexter'ın karakter değişimlerini sezonun başında kardeşiyle olan karşılaşmasına rahatlıkla bağlayabiliyorken sahneye Lila'nın girmesi ortaya çıkan zavallı çaresiz ve zavallı çaresizlikten manyak bir şeyler yapan kadın portresi yüzünden diziyi saat 17'de yayınlanan Arjantin dizilerine veya e2'nin aptal İngiliz dizilerine benzetiyor. Dexter bir şeyler anlatmaya çalışıyor fakat anlattığı çoğu şey klişe ve ilk sezon kadar çarpıcı değil. İkinci sezonda da çok büyük twistler var fakat hiçbiri birinci sezonun tokat havasında değil. Fakat aynı şekilde, dizi sıkıcı da değil. Dizi hala izlemesi en keyifli dizilerden beri, fakat birinci sezon her bölümün içinde bir çekirdek gibi muhafaza edilen o ruh ikinci sezonda neredeyse yok gibi. Sanırım her dizinin Rome ve Six Feet Under gibi ikinci sezonlarında ilk sezonlarını aşamayacağını kabullenmem lazım. (diğer favori dizilerim olan Lost, How I Met Your Mother ve 4400 ilk sezonlarını üçüncü sezonlarında aşmışlardı, Battlestar Galactica ise istikrarlıydı).

C***

Carry On


Carry On
Chris Cornell
Tür: Alternatif Rock
Uzunluk: 55:20
Yap: Steve Lillywhite (U2 - How to Dismantle an Atomic Bomb)
2007


Sadece "aa Chris Cornell Billie Jean coverlamış" diye kendi kendime bir merak oluşturmuştum. Hakettiğim bu değildi. Evet Chris Cornell hakikaten de Billie Jean coverlamış, güzel bile yapmış, fakat albümün geri kalanını insan insana yapmaz. Yani buraya yazıyorum, Audioslave ve Soundgarden gibi iki müthiş gruptan çıkan adam insanlığı böyle bir vasatlığa maruz bırakmamalıydı. Klişe sözler, klişe iniş-çıkışlar, ne gaza getiren, ne hüzünlendiren ne de düşündüren, gereksiz şarkılar oluşturmuşlar. Bu kadar vasatlık Cornell'in tecrübesine sahip bir adamın şarkılarından kulaklarımıza yayılamaz diye bir iddiası olanlar meraklarını dindirmek için bu albüme dokunabilirler, fakat şu haliyle ömrümde duyma zahmetine katlandığım en zavallı albümlerden biri Carry On. (Billie Jean cover'ı hakikaten fena değil bu arada)

F**

21.1.09

Dexter Sezon Bir


Dexter Sezon 1
12 Bölüm
Yaratıcı: Jeff Lindsay (Roman)/ James Manos, Jr (Uyarlama)
Oyn: Michael C. Hall, Julie Benz, Jennifer Carpenter, Erik King
Jenerik Müziği: "Rolfe Kent - Dexter Main Title"
Showtime
2006

Dexter hakkında söyleyecek fazla sözüm yok, söylenmeye değer çok fazla söz var ama, bunların arasından benim söyleyebileceklerim fazla değil. Dexter benim gördüğüm tartışmasız en rafine dizilerden biri, Michael C. Hall'ın beni ekranda gözüktüğü anlardan değil, ekranın dışındaki anlatımından vuran oyunculuğu, güçlü diyaloglar, beyin sökücü konu virajları, hepsi müthiş uygulanıyor Dexter'da. Konu yavaş işlenmesi gerektiğinde yavaş, tempolu olması gerektiğinde tempolu, oyunculuklar ne aşırı ne de yetersiz, müzik korkutucu derecede akılda kalıcı ve karakterlerin altı yeterince çizili. Ben Six Feet Under ve Rome'dan beri, Lost'tan başka, bu kadar şeyi doğru yapan bir dizi görmemiştim. Dexter, Six Feet Under'ın ilginç konusu, Rome'un mükemmel karakterleri ve Lost'un konu virajlarının Michael C. Hall isimli tanrısal bir potada eritilmiş versiyonu (fakat yanlış anlamayın, Six Feet Under'ın da süper karakterleri, Rome'un da konu virajları, Lost'un da ilginç bir konusu var, bahsettiğim o değil). Daha ne söyleyebilirim bilmiyorum ve aslen bir şey söylememe de pek gerek yok.

A**

20.1.09

Night Fisher


Night Fisher
Yaz: R. Kikuo Johnson
Çiz: R. Kikuo Johnson
Fantagraphics
2006
ABD

Night Fisher'ın anlatmayı denediği hikaye çok sıradan ve basit, uyuşturucuya başlayan bir lise öğrencisi. Ve size bu çizgi roman hakkında söyleyebileceklerim de bu kadar. Night Fisher, okul kütüphanesinde denk geldiğim ve "dur bakalım ne bu" diyerek okumaya başladığım, "başlamışken bitirelim" diyerek de bitirdiğim bir çizgi roman ve eseri nasıl ve niye okuduğumu eserin kendisinden daha fazla kelimeyle anlatmış olmam çizgi romanı gayet iyi özetliyor, Night Fisher vasatın gayet sıkıcı derecede altında ve anlatmaya da, anlamaya da fazla değmeyen türden.

E**

Milk


Milk
Yön: Gus Van Sant (My Own Private Idaho, Good Will Hunting)
Oyn: Sean Penn, James Franco, Josh Brolin
Sen: Dustin Lance Black (Big Love)
Müz: Danny Elfman (Batman, Spider-Man, Hulk, Good Will Hunting)
ABD
2008

Milk garip bir film, senaryosu, eğer tabiri maruz görürseniz, "doğru", yani bir sorunu yok. Daha doğrusu, tek bir sorunu var, o da olağanüstü bir tarafı da yok. Bu tür "tabu yıkıp dünya değiştiren adam" filmleri genel olarak basit formüllerdir aslen, yani yanlış yapmamayı becerebilirlerse genelde amaçladıkları gibi seyirciyi gaza getirip sinema salonundan evlerine mutlu yollayabilierler. Milk yanlış yapmasına rağmen beni neden etkileyemedi öyleyse? Bunun basit bir cevabı var, o da yıkılan tabularla değiştirilen dünyanın ölçeğinin etkileyici olmaması. Yani Harvey Milk ve sevgilisi filmin başında da halk içinde öpüşebiliyorlar, taşlanmıyorlar. Evet, politik olarak kabul edilmiyorlar ve hatta politik bir saldırının da hedefi vaziyetindeler, fakat bu aşılması akıl almaz bir durum gibi gözükmüyor gözünüze. Eğer bunu bu tür filmlerin senelerdir kullanılan teması "ezilen siyahların başkaldırışı" terimleriyle anlatırsak bu biraz Obama'nın ilk siyahi senatör seçilmesini anlatmaya benziyor ve takdir edersiniz ki bu Ray Charles'ın siyahların alınmadığı bir konser salonunda konser vermeyi, servetini ve şöhretini tamamen kaybetme pahasına reddetmesi kadar anlatılmaya değer bir hadise değil, ya da başka kelimelerle, yeterince sinematik değil. Tüm bu dertlerden çeken Milk iyi oyunculuklarla bezenmiş olmasına rağmen yine de aklınızda bir iz bırakmıyor ve öyle gelip geçmekten öteye gidemiyor.

D***