31.1.09

A Bit of Fry And Laurie Sezon Bir


A Bit of Fry and Laurie
6+1 Bölüm
Yaratıcı: Stephen Fry, Hugh Laurie
Oyn: Stephen Fry, Hugh Laurie
Jenerik Müziği: "Rory Gallagher - The Loop"
1989

İtiraf ediyorum A Bit of Fry and Laurie'yle ilgilenmemin tek sebebi Hugh Laurie'yi House'ta çok sevmiş olmamdı. Fakat ilk sezonunun tüm bölümlerini müthiş bir hevesle bitirmiş olmamın sebebinin Laurie'nin House performansıyla zerre alakası yok. İlk sezonun tüm bölümlerini neşe içerisinde neredeyse yalayıp yuttum çünkü A Bit of Fry and Laurie, zekice. A Bit of Fry and Laurie, kaliteli. Ve her şeyden önemlisi A Bit of Fry and Laurie inanılmaz komik. Monthy Python tarzı İngiliz komedilerinin izinden geçip kendi tarzını da yaratabilen bir dizi A Bit of Fry and Laurie ve gücünü de iki yıldızından alıyor. Müthiş, müthiş, müthiş, müthiş.

A

30.1.09

The Wrestler


The Wrestler
Yön: Darren Aronofsky (Requiem for a Dream, The Fountain)
Oyn: Mickey Rourke, Marisa Tomei, Evan Rachel Wood
Sen: Robert D. Siegel (Big Fan)
Müz: Clint Mansell (Requiem for a Dream, The Fountain)
ABD
2008

Sanırım gerçekten de 2008'in en iyi filmi gibi bir payeyi şaşkın gibi dağıtmamak lazımmış, gerçekten de 2008'in en iyi filminin henüz izlemediğin bir film olması olasılığı tahmin ettiğimden yüksekmiş. Sanırım gerçekten de, The Wrester'ı görmeden 2008'in hiçbir enini dağıtmamak lazımmış. The Wrestler normların dışında bir hikaye, girişi, gelişmesi ve sonucu her Aronosfky filmi gibi standart dizilimde veya belirli ayrımlarda değil. Mutlu veya mutsuz bir sonu, çözülen sorunları veya alttan anlatılan aşk hikayeleri yok. The Wrestler'ın hiçbir yanı normal değil ve Aronofsky'nin bunu aynı Fountain gibi, Requiem gibi ve Pi gibi, bu sıradışılığı mükemmel bir anlatım içerisinde göze batmadan sunabilmesi o kadar sersemletici ki... Rourke'un da, Tomei'nin de müthiş performansları buna yardımcı oluyor tabii ki, ikisinin de kusurları atlamadan anlattıkları insanların inandırıcılığının Aronofsky'ye yardımı inanılmaz. Müthiş, müthiş, müthiş bir film yani The Wrestler, seyredilmeli ve Aronofsky'ye nasıl bu kadar Tanrısal olabildiği sorulmalı.

A**

Meddle


Meddle
Pink Floyd
Tür: Progresif Rock
Uzunluk: 46:46
Yap: Pink Floyd
1971

Dark Side of the Moon, The Wall ve Wish You Were Here'dı benim Pink Floyd favorilerim, diğer albümleri de dinlemiştim ve bir fikir edinmiştim, hiçbiri de gözümde olumsuz bir etki bırakmamıştı. Meddle'ı atlamışım. Nasıl oldu bilmiyorum, Meddle'ı atlamışım ve bu konudan şu an hiçbir şeyden olmadığı kadar pişmanım. Meddle kompleks bir albüm çünkü, başında girdiği hissi sonunda elleriyle bozan, yıkan ve yerine yepyeni hisler çıkartan bir albüm. Pink Floyd'un saykedelik deliklerden progresif sorumluluklara çıktığı, daha doğrusu çıkmaya başladığı bir albüm. Ve tek bir yanlış adım atmıyor Pink Floyd bu albümde. Doğru ve bütün bir albüm Meddle ve Pink Floyd'la ilişkiniz ne seviyede olursa olsun, favorilerinizin arasına girmeyi hak ediyor.

A**

27.1.09

Alright, Still


Alright, Still
Lily Allen
Tür: Pop/Electronica
Uzunluk: 37:12
Yap: Çok fazlalar
2007

Tom Waits'ten hemen sonra listemde yeri olan bir albümün bu kadar tezat olması iyi bir şey mi yoksa kepazeliğin dik alası mı henüz karar veremedim, vermem gerektiğinde bir karar vereceğim elbet, neyse ki o zaman gelene kadar vakit geçirebileceğim çok güzel bir albüm var elimde. It's Not Me It's Not You'nun çıkışında haftalar kalmışken ve o albümün The Fear'ı tatlı tınısı ve hoş temasıyla kulaklarımızı okşamışken senelerdir "bir ara dinleyeyim ya" kategorimde bulunan Alright, Still'i dinleme kararı aldım, iyi ki de almışım. MTV Pop'undan uzak, Brit hisleri ve Brit tavrıyla Pop yapan bir albüm bu, her şarkının pop altyapısının altından başka bir türe ait ufak parçalar koparabiliyorsunuz, başka kokular ve bambaşka yazınlar sizi yakalayabiliyor rahatlıkla. Ve bu ilk bakışta basitlikle kolaylıkla yargılanabilecek olan Allen'ı derinleştiriyor, dinlenesi yapıyor. Ben de dinlenesi diyorum o halde, çok, çok dinlenesi. Bu arada yazıya sıkıştırabilir miyim diye yazı boyunca debelendim ama olmadı, burada bir yerde Lily Allen'ın bence dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğunu söylemem lazım. Oh söyledim, yarım saattir bakıyorum konuyu nereden bağlayabilirim diye ya... hah ulan.

B**

Small Change


Small Change
Tom Waits
Tür: Caz
Uzunluk: 49:28
Yap: Bones Howe (The 5th Dimension - The Magic Garden)
1976

Tom Traubert's Blues ile açılıyor Small Change, Waits hırıltılı sesiyle Avustralya'nın en ünlü terimiyle döşediği şarkısını söylerken büyük bir şeylerin geldiğini hissediyorsunuz. Sonra şarkıların kalbi değişiyor, eğlenceli, ilginç, estetik, aşık, ayyaş ve sorunlu oluyor şarkılar. Ama hiçbir zaman vasat olmuyorlar, hiçbir zaman sıkıcı değiller. Tom Waits'in en kötü dönemlerinden bir kupleyi dinlerken şarkının ritmine, estetiğine gülümserken buldum ben kendimi hep. Yavaş yavaş üzerimde etkisini bırakan şarkıları dinlerken bunları Halisünojen'e nasıl yazarım diye de hep düşündüm. Fakat tek bir kelimeden fazlası gerekmiyordu aslında Small Change için, "müthiş"'ten başka tek bir kelime bile gerekmiyordu. O zaman hatamı düzeltmeliyim hemen, Small Change, Tom Waits'in Small Change albümü; "müthiş."

B***

26.1.09

Dexter Sezon Üç


Dexter Sezon 3
12 Bölüm
Yaratıcı: Jeff Lindsay (Roman)/James Manos Jr. (Uyarlama)
Oyn: Michael C. Hall, Jimmy Smits, Julie Benz, Jennifer Carpenter, Desmond Harrington
Jenerik Müziği: "Rolfe Kent - Dexter Main Title"
2008

Önceleri Dexter'ın üçüncü sezonunun vasat başladığını düşünmüştüm, yanlış anlamayın, fikrim şimdi iyi yönde on beş kat ilerlemedi, ama yerinde de saydığı söylenemez. Dexter'ın üçüncü sezonu, anlattığı hikayenin giriftliği veya özgünlüğüyle değil, hikayesini anlatış biçimiyle çarptı beni. Hikayesini önceleri basit tatmin alışverişleriyle satan bir Dexter vardı karşımda, sonra bu fazla değişmedi, fakat o tatmin alışverişinin sunulması iyileşti, güçlendi. İyi oyunculuklar, mükemmel müzik ve fena olmayan senaryo zaten vardı ve sunumun daha da güçlenmesi dizinin bana göre bu vasat sezonundan daha iyi bir zaman seçemezdi, zira tüm eksilerine rağmen, sırf kendini estetik her açıdan satabilen bir Dexter, üçüncü sezonunda hayal kırıklığına uğratmadıysa tek sebebi bu.

B

Shadows Over Camelot


Shadows Over Camelot
Tasarım: Serge Laget, Bruno Cathala
Tema: Ortaçağ Fantastik/Edebi
Oyuncu: 3-7
Süre: 90-120 dk.

Shadows Over Camelot oynanış olarak benim asla deneme fırsatı edinemediğim Battlestar Galactica'ya benziyor, 7 şövalye farklı görevler alıp Kral Artur'un masasına 12 beyaz kılıç koymaya çalışıyorlar, fakat aralarından biri bir hain ve gizli gizli masaya 7 siyah kılıç veya camelot'un kapısına 12 mancınık koydurtmaya çalışıyor. Bu oyun mekaniği kulağa geldiği kadar ilginç oynanıyor da, fakat garip bir şekilde hain açığa çıkarılana dek aktif hasar veremiyor. Hainin gizli kaldıkça daha çok hasar verebildiği bir oyunu açıkçası tercih ederdim, zira bu durum haini gereksiz bir biçimde kendine zarar veren, kısıtlanmış bir duruma sokuyor. Her şekliyle SoC oynadığım en iyi board oyunu değil, fakat ilginç bir mekaniği var ve rol yapmaya zorlaması da onu ayrı bir noktaya koyuyor ister istemez.

C**

24.1.09

Dexter Sezon İki


Dexter Sezon 2
12 Bölüm
Yaratıcı: Jeff Lindsay (Roman)/James Manos Jr. (Uyarlama)
Oyn: Michael C. Hall, Julie Benz, Jennifer Carpenter, Erik King, Jaime Murray
Jenerik Müziği: "Rolfe Kent - Dexter Main Title"
2007

Dexter müthiş bir birinci sezonla çarpmıştı beni, bu blogda da bu husustaki görüşlerimi zevk içerisinde saçmıştım. Saçmadığım şey ise ikinci sezona dair mevcut bulunan şüphemdi. İkinci sezon gerçekten de ona dair olan şüphelerimin bir kısmını doğru çıkardı. İlk sezondan (büyük ihtimalle Lindsay'in romanlarının umursanmamaya başlanması yüzünden) çok daha sığ konular işliyor 2. sezon. Dexter'ın karakter değişimlerini sezonun başında kardeşiyle olan karşılaşmasına rahatlıkla bağlayabiliyorken sahneye Lila'nın girmesi ortaya çıkan zavallı çaresiz ve zavallı çaresizlikten manyak bir şeyler yapan kadın portresi yüzünden diziyi saat 17'de yayınlanan Arjantin dizilerine veya e2'nin aptal İngiliz dizilerine benzetiyor. Dexter bir şeyler anlatmaya çalışıyor fakat anlattığı çoğu şey klişe ve ilk sezon kadar çarpıcı değil. İkinci sezonda da çok büyük twistler var fakat hiçbiri birinci sezonun tokat havasında değil. Fakat aynı şekilde, dizi sıkıcı da değil. Dizi hala izlemesi en keyifli dizilerden beri, fakat birinci sezon her bölümün içinde bir çekirdek gibi muhafaza edilen o ruh ikinci sezonda neredeyse yok gibi. Sanırım her dizinin Rome ve Six Feet Under gibi ikinci sezonlarında ilk sezonlarını aşamayacağını kabullenmem lazım. (diğer favori dizilerim olan Lost, How I Met Your Mother ve 4400 ilk sezonlarını üçüncü sezonlarında aşmışlardı, Battlestar Galactica ise istikrarlıydı).

C***

Carry On


Carry On
Chris Cornell
Tür: Alternatif Rock
Uzunluk: 55:20
Yap: Steve Lillywhite (U2 - How to Dismantle an Atomic Bomb)
2007


Sadece "aa Chris Cornell Billie Jean coverlamış" diye kendi kendime bir merak oluşturmuştum. Hakettiğim bu değildi. Evet Chris Cornell hakikaten de Billie Jean coverlamış, güzel bile yapmış, fakat albümün geri kalanını insan insana yapmaz. Yani buraya yazıyorum, Audioslave ve Soundgarden gibi iki müthiş gruptan çıkan adam insanlığı böyle bir vasatlığa maruz bırakmamalıydı. Klişe sözler, klişe iniş-çıkışlar, ne gaza getiren, ne hüzünlendiren ne de düşündüren, gereksiz şarkılar oluşturmuşlar. Bu kadar vasatlık Cornell'in tecrübesine sahip bir adamın şarkılarından kulaklarımıza yayılamaz diye bir iddiası olanlar meraklarını dindirmek için bu albüme dokunabilirler, fakat şu haliyle ömrümde duyma zahmetine katlandığım en zavallı albümlerden biri Carry On. (Billie Jean cover'ı hakikaten fena değil bu arada)

F**

21.1.09

Dexter Sezon Bir


Dexter Sezon 1
12 Bölüm
Yaratıcı: Jeff Lindsay (Roman)/ James Manos, Jr (Uyarlama)
Oyn: Michael C. Hall, Julie Benz, Jennifer Carpenter, Erik King
Jenerik Müziği: "Rolfe Kent - Dexter Main Title"
Showtime
2006

Dexter hakkında söyleyecek fazla sözüm yok, söylenmeye değer çok fazla söz var ama, bunların arasından benim söyleyebileceklerim fazla değil. Dexter benim gördüğüm tartışmasız en rafine dizilerden biri, Michael C. Hall'ın beni ekranda gözüktüğü anlardan değil, ekranın dışındaki anlatımından vuran oyunculuğu, güçlü diyaloglar, beyin sökücü konu virajları, hepsi müthiş uygulanıyor Dexter'da. Konu yavaş işlenmesi gerektiğinde yavaş, tempolu olması gerektiğinde tempolu, oyunculuklar ne aşırı ne de yetersiz, müzik korkutucu derecede akılda kalıcı ve karakterlerin altı yeterince çizili. Ben Six Feet Under ve Rome'dan beri, Lost'tan başka, bu kadar şeyi doğru yapan bir dizi görmemiştim. Dexter, Six Feet Under'ın ilginç konusu, Rome'un mükemmel karakterleri ve Lost'un konu virajlarının Michael C. Hall isimli tanrısal bir potada eritilmiş versiyonu (fakat yanlış anlamayın, Six Feet Under'ın da süper karakterleri, Rome'un da konu virajları, Lost'un da ilginç bir konusu var, bahsettiğim o değil). Daha ne söyleyebilirim bilmiyorum ve aslen bir şey söylememe de pek gerek yok.

A**

20.1.09

Night Fisher


Night Fisher
Yaz: R. Kikuo Johnson
Çiz: R. Kikuo Johnson
Fantagraphics
2006
ABD

Night Fisher'ın anlatmayı denediği hikaye çok sıradan ve basit, uyuşturucuya başlayan bir lise öğrencisi. Ve size bu çizgi roman hakkında söyleyebileceklerim de bu kadar. Night Fisher, okul kütüphanesinde denk geldiğim ve "dur bakalım ne bu" diyerek okumaya başladığım, "başlamışken bitirelim" diyerek de bitirdiğim bir çizgi roman ve eseri nasıl ve niye okuduğumu eserin kendisinden daha fazla kelimeyle anlatmış olmam çizgi romanı gayet iyi özetliyor, Night Fisher vasatın gayet sıkıcı derecede altında ve anlatmaya da, anlamaya da fazla değmeyen türden.

E**

Milk


Milk
Yön: Gus Van Sant (My Own Private Idaho, Good Will Hunting)
Oyn: Sean Penn, James Franco, Josh Brolin
Sen: Dustin Lance Black (Big Love)
Müz: Danny Elfman (Batman, Spider-Man, Hulk, Good Will Hunting)
ABD
2008

Milk garip bir film, senaryosu, eğer tabiri maruz görürseniz, "doğru", yani bir sorunu yok. Daha doğrusu, tek bir sorunu var, o da olağanüstü bir tarafı da yok. Bu tür "tabu yıkıp dünya değiştiren adam" filmleri genel olarak basit formüllerdir aslen, yani yanlış yapmamayı becerebilirlerse genelde amaçladıkları gibi seyirciyi gaza getirip sinema salonundan evlerine mutlu yollayabilierler. Milk yanlış yapmasına rağmen beni neden etkileyemedi öyleyse? Bunun basit bir cevabı var, o da yıkılan tabularla değiştirilen dünyanın ölçeğinin etkileyici olmaması. Yani Harvey Milk ve sevgilisi filmin başında da halk içinde öpüşebiliyorlar, taşlanmıyorlar. Evet, politik olarak kabul edilmiyorlar ve hatta politik bir saldırının da hedefi vaziyetindeler, fakat bu aşılması akıl almaz bir durum gibi gözükmüyor gözünüze. Eğer bunu bu tür filmlerin senelerdir kullanılan teması "ezilen siyahların başkaldırışı" terimleriyle anlatırsak bu biraz Obama'nın ilk siyahi senatör seçilmesini anlatmaya benziyor ve takdir edersiniz ki bu Ray Charles'ın siyahların alınmadığı bir konser salonunda konser vermeyi, servetini ve şöhretini tamamen kaybetme pahasına reddetmesi kadar anlatılmaya değer bir hadise değil, ya da başka kelimelerle, yeterince sinematik değil. Tüm bu dertlerden çeken Milk iyi oyunculuklarla bezenmiş olmasına rağmen yine de aklınızda bir iz bırakmıyor ve öyle gelip geçmekten öteye gidemiyor.

D***

18.1.09

Slumdog Millionaire


Slumdog Millionaire
Yön: Danny Boyle (Trainspotting, 28 Days Later)
Oyn: Dev Patel, Freida Pinto, Anil Kapoor
Sen: Simon Beaufoy (The Full Monty)
Müz: A. R. Rahman (Elizabeth: The Golden Age)
İngiltere/Hindistan
2008

Mükemmel olmaktan sadece son bir iki sahnesi yüzünden uzak, kusursuzluğa, seyirci ruhunda tek bir yanlış notaya basmadan iki saatlik bir seyir sunmaya en yakın 2008 filmi var karşımızda. Dev Patel, Anil Kapoor gibi oyuncuların hiç beklenmedik performansları, Danny Boyle'un dahiyane çekimleri, Beaufoy'un hızı, draması, trajedisi ve gerilimi yerinde senaryosu ve A. R. Rahman'ın müthiş müzikal çalışması o kadar güzel birleşiyor ki Slumdog Millionaire'de. Melodramatik anlarında bile sömürü hissi uyandırmayan, temiz ve güçlü bir hikaye Slumdog Millionaire ve üstte saydığım her faktör bunun gerçekleşmesini sağlayan o müthiş etkenler. Kesinlikle ve kesinlike 2008'in şu ana kadar gördüğüm en iyi filmi.

A*

Pro Evolution Soccer 2009


Pro Evolution Soccer 2009
Yap: Konami (Metal Gear, Silent Hill)
Yay: Konami
Tasarım: Shingo "Seabass" Takatsuka
Yaz: -
Müz: Lisanslı
Spor
Japonya
PC
2008

PES serisiyle pek içli dışlı değilim, PES 2009'a da normalde hiç bakmazdım. Fakat ona fakirhane adını takmam için beni zorlayacak kadar gariban laptopum FIFA 09'ı kaldırmayınca bir futbol oyununa sarılmak zorundaydım. Bu arzunun üzerine Become A Legend modunun etkisi de binince PES 2009'un muhabbeti nasılmış gidip bir görmek istedim. Gördüklerimden hiç memnun değilim, Become A Legend modu atmosferik açıdan harcanmış potansiyel kokuyor buram buram. Yapılabilecek birçok şey yapılamamış ve üstümüze fırlatılan mod gayet sıkıcı ve sıradan. Karakter yaratım süreci hoş fakat bir şekilde yarattığınız her beyaz karakter Beckham'a benziyor, bu bilinç altından gelen bir dürtü mü anlayamadım. Oyunun yapay zekası düşük seviyelerde korkutucu derecede aptal, ve bu çok daha iyi ayarlanabilirdi, zira düşük zorluk seviyesinde oynayan biri bile bir kalecinin karambolden yeni çıkmış ceza alanında aldığı topu iki metre ilerisine atmak yerine sahanın öteki ucuna dikeceğini bilir, ama belli ki PES 2009'un amatör seviyesi kalecileri bunu bilmiyor. Fakat çok da önemli değil, oyun bu koşullarda bile Become A Legend'ın vaatleriyle oynanabilir olurdu, BAL'ın yedekte oturduğunuz saniyeler boyunca maçı size izlettirmesi ve kadroya giremediğiniz zaman size antrenman maçları oynatması gibi detaylar işin içinde olmasaydı. Tüm bunlardan zaten anlamışsınızdır fakat PES 2009'u gayet vasat ve sıradan buldum ben, notunu da haliyle ona göre vermek istiyorum.

D***

The League of Extraordinary Gentlemen: Black Dossier


The League of Extraordinary Gentlemen: Black Dossier
Yaz: Alan Moore (Watchmen, V for Vendetta)
Çiz: Kevin O'Neill (Marshall Law)
America's Best Comics
2007
İngiltere

Alan Moore'un eserlerinin listesini Türkiye Süper Ligine benzetirsek başarı ve tanınmışlık açısından Beşiktaş'ı andıran (Galatasaray rolündeki Watchmen kadar çizgi roman camiası dışında tanınmış değil, fakat kesinlikle Trabzonspor rolündeki From Hell'den daha meşhur) League of Extraordinary Gentlemen serisinin Black Dossier ile devam ettiğini biliyordum fakat hiç denk gelmemiştim. Çizgi romanı şimdi okuyup bitirdikten sonra hayatımın Black Dossier'siz çok da eksik olmadığını fark ettim, Black Dossier iyi, fakat olağan üstü olmaktan da uzak bir çizgi roman, League'ün evrenini üçüncü bölüm için hazırlamaktan ve çok başarılı bir evren şeması oluşturmaktan başka pek öne çıkan bir vasfı yok. Ama olması gerektiği de pek söylenemez, çünkü dediğim gibi, Black Dossier sizi ve evreni üçüncü bölüm için çok başarılı bir şekilde hazırlıyor, ama tek başına öne çıkmadığı da bir gerçek

C*

17.1.09

Revolutionary Road

Revolutionary Road
Yön: Sam Mendes (American Beauty, Jarhead)
Oyn: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet, Michael Shannon
Sen: Justin Haythe (The Clearing)
Müz: Thomas Newman (American Beauty, Shawshank Redemption)
ABD/İngiltere
2008

Revolutionary Road, Sam Mendes'in American Beauty'nin stiline döndüğü ve "suburban" kilitlenmeleri anlattığı bir film olmuş. Senaryosu aklınızı başınızdan alacak bir özgünlüğe veya kusursuzluğa sahip değil fakat yine de kaliteli, fakat filmin sırtını dayadığı şey de zaten senaryosu değil, oyunculukları. Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet'in elekriği mükemmel ve ikisinin de oyunculukları bu senenin en iyilerinden, fakat bu zaten beklenen bir şeydi. Benim bu filmden aldığım en büyük gizli tat ise Michael Shannon oldu, ekranda çok fazla gözükmemesine rağmen Shannon gerçekten çok ilginç bir karakteri çok güzel oynamış. Tüm bunların altında müthiş bir güce sahip hikayeyi ekleyince de elimizdeki filme kötü demek mümkün değil, fakat benim tadından zevk aldığım filmler arasında da değil maalesef.

Ha bir de, evet, arasöz'ün öngördüğü değişiklikleri de değiştirdim ben. 

B


16.1.09

Arasöz

Böyle olmayacak bu. Yazmak çok monoton olacak yoksa.

Hmm şöyle yapalım o halde, her Pazar, o Pazar'ın nokta koyduğu hafta neler tüketmişim onu, hepsini anlatmak zorunda hissetmeyerek, ama not vererek ve bir iki kelime karalayarak listeleyeyim.

Böylece yazmak çok monoton bir şey olmasın.

Evet evet.

Lost Odyssey


Lost Odyssey
Yap: Mistwalker (Blue Dragon)
Yay: Microsoft Game Studios (Fable I-II, Age of Empires I-III)
Tasarım: Daisuke Fukugawa
Yaz: Hironobu Sakaguchi (Final Fantasy)
Müz: Nobuo Uematsu (Final Fantasy, Super Smash Bros. Brawl)
J-RYO
Japonya
Xbox 360
2007-2008

Tüm Oyungezer dergisine "Senenin RYO'su ve oyunu Fable 2'dir be!" diye diretiyordum Ekim'den beri, seçimlerinden, dünyasından, Albion'undan bahsediyordum sürekli. Serpil ablayla da bunu konuşurken orada olan Ali girdi söze, "Abi Lost Odyssey oynadın mı?" dedi. Daha başındaydım fakat "Evet," dedim, "evet oynuyorum şimdi. Fable 2'den daha iyi olacak gibi gözükmüyor." Pis pis gülümsedi mi bilmiyorum, fakat söylediği şey aklımda her zaman pis pis bir gülümsemeyle söylenmiş gibi kalacak. "Thousand-year Dreams'e gel" dedi çünkü, "sonra da tekrar konuşalım.". Ne alakası var dedim, Fable 2 ayrı Lost Odyssey apayrıydı benim gözümde. Ali bir şey demedi, "Bekle sen"'den başka. Meraklanıp oynamaya devam ettim ben de Lost Odyssey'i.

Ben çok fazla ağlayan biri değilim, hiç olmadım. Son beş sene içerisinde sadece babaannem vefat ettiğinde ağlamıştım. Üç senedir hiç ağlamamıştım yani, üç koca senedir, Hanna's Departure'a, Kaim'in bin yıllık rüyalarının ilkine kadar. Öyle anlatmıştı ki bana Lost Odyssey Kaim'in rüyalarını, nefesle, ruhla, kusursuzlukla karışık bir duygu, sonunda ağlayan bir adam, koskoca, cüsseli, elinde 360 kolu, çocuk gibi, Hanna gibi ağlayan bir adam. Bir sinematik değildi Hanna's Departure, bir ara sahne, veya herhangi bir tür video değildi. Hanna's Departure bir kitaptı, ya da çok büyük bir kitaptan alınan bir sahneydi daha doğrusu. Lost Odyssey'in ara sahneleri de var, yanlış anlamayın, fakat onlar değil bana bunları yazdıran, benim bunları yazarken bile ağlamama sebep olan. Rüyalar. Basitçe, bir resmin önüne, değişik hızlarda ve şekillerde akan yazılar. Yazılarda anlatılanlar, anlatım biçimleri, asla tekrar hissi vermeyen kelimeler, anlamlar, duygular. Her şey kusursuz Kaim'in rüyalarında, anlatım yönünden. Kelimelerin sırası, cümle seçimi, müziğin ahengi, kokusu, her şey yerli yerinde, her şey doğru. Yanağınızdan akan her şey ilahi geliyor Lost Odyssey'in ruhu söz konusu olduğunda çünkü Kaim'in rüyaları en iyi kitap kadar ulaşmaya değer, Kaim'in oyunu ise o ulaşma çabasında sizi sıkmayacak kadar akıcı.

Yanlış anlamayın, Fable 2 benim için hala 2008'in oyunu... Ama bunun tek sebebi Lost Odyssey'i yeterince oynamamış olmam. Evet, biliyorum, oyunu "inceleyeceğini" iddia eden biri için doğru hiçbir şeyden bahsetmedim, ne oynanışından, ne başka bir şeyinden. Bahsetmek istemedim, herhangi bir oyun için de gerekmediği takdirde bahsedeceğimden şüpheliyim. Sadece anlatmak istedim ben, her zaman istediğim gibi.

A**

15.1.09

Vicky Cristina Barcelona


Vicky Cristina Barcelona
Yön: Woody Allen (Match Point, Annie Hall)
Oyn: Javier Bardem, Rebecca Hall, Penelope Cruz, Scarlett Johansson
Sen: Woody Allen (Match Point, Annie Hall)
Müz: Lisanslı
ABD/İspanya
2008

Öncelikle dürüst olayım, Woody Allen'ı pek sevdiğimi söyleyemem. Match Point'in Hitchcock'umsu stilinden etkilenmem dışında hatırladığım hiçbir Allen filmine olumlu yaklaşamadım, yaklaşmak istemedim belki de. Ama Vicky Cristina Barcelona, buna rağmen, bir şekilde izlemeyi istediğim bir filmdi. Belki konusu, belki oyunculukları, belki de aldığı Altın Küre yüzünden, bir şekilde Vicky Cristina Barcelona'yı izlemek istiyordum, en sonunda da izledim. Sorumuz şu o zaman, Allen, sevdirebilecek misin hocam kendini?

Filmin konusu genel olarak Allen'ın son birkaç filminde dışına çıkmaya çalıştığı şehir nevrotizmi temasına zıt denebilecek bir seviyede ilerliyor, kendini arayan bir kız, kendini bulup sonra kaybeden bir başka kız, kendinin nerede olduğunu bilen fakat ona ulaşamayan bambaşka bir kız ve ortasında, tam olarak ne olduğunu bilen bir adam. Bunların sadece "ne istediğini bilmek" üzerine dönmeleri bile yeterince keyifli bir seyir sunabilecekken Allen'ın garip seçimleri çıkıyor karşımıza. Oyunculuklar, tek başlarına bile karakterleri inandırıcı kılabilecekken senaryonun hızı elinde baltasıyla çığlık çığlığa buna dair tüm ihtimalleri yok ediyor. Ve evet, ben biraz huysuzum filme karşı.

Javier Bardem, film içerisinde müthiş bir performansla her şeyi çözmüş adam rolünü üstleniyor, yani Bardem'in karakteri Juan Antonio asla kişisel şüpheler yaşamıyor, geri düşmüyor, tökezlemiyor. Bu, sadece bu oturmuşluk yani, kağıt üzerinde felaket sinir bozucu. Fakat Bardem'in yorumu ve gözlerinin hareketsizliği (Langella'dan sonra Bardem'in de gözlerinin dikkatimi çekmesi çok şüphelendiriyor beni) karakteri anlaşılabilir bir noktaya çekiyor, anlaşılamayacak olan, Woody Allen'ın niye beş altı filmden sonra hala Scarlett Johansson'da direttiği.

Rebecca Hall güvensizliğini ve şüphelerini, senaryonun kendi karakterine dair yaptığı yanlışlarına rağmen çok inandırıcı bir şekilde sunuyor bize, Penelope Cruz ise kusursuz. İngilizce konuştuğu sahnelerde, nadiren ekranın içindeki bir kadına baktığımızı hatırlıyoruz, onun dışındaki her saniye Cruz role inanılmaz hakim ve ne yaptığını biliyor. Fakat iş Johansson'a geldiğinde şöyle bir duruyoruz. Scarlett Johansson devamlı mistik ve seksi gözüküyor, kırık ve hatalı gözükmesi gerektiği anlarda da, şüpheli ve pişman gözükmesi gerektiği anlarda da. Karakteri senaryoda filmin en kusurlu karakteri, fakat Johansson bunu Bardem'in başarıyla kaçındığı sinir bozucu kusursuzluğa çeviriyor. 

Ama filmin genel hızı zaten kendi başına yeterince sinir bozucu. Filmin ilk yarısı siz ne olduğunu anlamadan geçiyor, giriş kısa, fakat giriş-sonrası/gelişme-öncesi hazırlık dönemi heyecan verici ve komik sahnelerle dolu. Maria Elena'nın da resme dahil olmasının ardından geçen olaylar da gerçekten ilginç ve izlenmeye değer, fakat film, bitmesi gerekenden yarım saat sonra bittiği için, ağzınızda pis bir tat bırakmaya kararlı bir film kontenjanından giriyor 2008 filmleri arasına. Son yarım saat ilk bir buçuk saatin kötü, bozulmuş ve gereksiz bir kopyası gibi, alakasız karakterler alakasız roller üstleniyor, alakalı karakterler alakasız yerlere gidiyor, her şey ilk bir buçuk saatte gördüğümüz şeylerin tekrarı olduğu için klişe kokuyor ve sıkıcılık bir şekilde filmi ortalama bir seviyeye itiveriyor. Buna senaryonun hızını alamayıp giriş/gelişme/sonuç mantığına kafa göz girişmesini de ekleyince Vicky Cristina Barcelona'nın konusuna baktığınızda aklınıza gelen akıcılığa ulaşmamak konusunda ısrar ettiğini görüyorsunuz.

Evet, Woody Allen sevmiyorum, fakat Vicky Cristina Barcelona'dan umutluydum. Javier Bardem, Rebecca Hall ve Penelope Cruz'un performansları etraflarındaki vasatlıkla muhattap olmasalardı belki şu an muhabbetimiz daha iyi olabilirdi kendisiyle. Fakat olmadı, ve ben bir sonraki Allen filmine kadar Woody Allen sevmemeye devam edecek gibi gözüküyorum.

C

Frost/Nixon


FROST/NIXON
Yön: Ron Howard (A Beautiful Mind, Apollo 13)
Oyn: Frank Langella, Michael Sheen, Kevin Bacon
Sen: Peter Morgan (The Queen)
Müz: Hans Zimmer (Rain Man, The Dark Knight)
ABD/İngiltere
2008

Frost/Nixon hakkında garip bir şey var, daha doğrusu, filmin konusu hakkında. Film David Frost'un veya Richard Nixon'ın bir biyografisi değil, üstelik ikisinin de biyografik bir filme mükemmel konular oluşturabilecek olmalarına rağmen. Film, David Frost'un, Richard Nixon'la yaptığı bir röpörtajı konu alıyor. Bu garip, çünkü Frost'un Nixon ile olan röpörtajının politik anlamı her ne kadar büyük olsa da, bir filme yayılacak kadar sarsıcı değil, o yüzden filmin politik olmayı meşrulaştıracak kadar materyali yok. Aynı şekilde röpörtaj ve röpörtaja hazırlık sırasında geçen süre iki adamın da hayatında o kadar ufak bir bölümü oluşturuyor ki, filmin biyografik bir dayanağa oturması da mümkün değil. Peki nedir o zaman bize bir röpörtajın dramatizasyonunu seyrettiren?

Ron Howard, filmi, aynı Broadway oyunu gibi, iki merkez etrafına kuruyor, David Frost ve Richard Nixon, bu açık. Açık olmayan, filmin içerisinde saklanan bir tasarım kararı daha var ve o, filmin seyir istemesini meşrulaştırıyor: iki karakter, filmdeki diğer karakterlerin aksine, basitleştirilmiyor. David Frost'un araştırma takımı karikatürlerden ibaret, üç karakter var fakat üçünün de gerçek bir derinliği yok. Aynı şekilde Nixon'ın etrafındaki karakterler de tamamen boyutsuzlar, Kevin Bacon'ın oynadığı karakter bile ekranda çok fazla gözükmesine karşın belli bir derinlik kazanmıyor. Fakat iş filme adını veren iki karaktere gelince, ikisi de amaçları ve yaptıkları doğrultusunda deşiliyor, düşüşleri ve çıkışları sadece sonlara doğru, heyecanı arttırmak için doğaüstü bir seviyeye çekiliyor, fakat bunların tümü olup biterken bile Frost ve Nixon her zaman anlatılmaya değer karakterler olarak kalıyorlar. 

Eğer böyle bir şey deneyecekseniz, yani filmi tamamen iki merkez üzerine çekip diğer her şeyi basitleştirmeyi göze alacaksanız, tek bir şeye sahip olmanız gerekiyor, müthiş oyunculara. Ron Howard, bu konuda şanslı bir adam. Peter Morgan'ın daimi favorisi Michael Sheen David Frost'u mükemmel bir şekilde oynuyor, sahte gülümsemeleri ve ağzında donup kalan ifadeleriyle Frost hep etrafına ait değilmiş, sanki başka bir yerde olmayı o an her şeye tercih edermiş gibi bir his veriyor. Her şeyini kaybetmeye yaklaştığında ise Sheen dağılıyor, göz altı torbaları beliriyor ve gülümsemeler, sahte olanları da, yerini siteme, pişmana bırakıyor. Evet, Sheen işini harika yapıyor, ama mükemmel yapsaydı bile Frank Langella'nın yanına yaklaşamazdı.

Langella, Ron Howard'ın sinematografik olarak bir röpörtajı taklit etmesine mükemmel oturuyor zira. Ron Howard'ın çekim tarzı aynen bir röpörtaj şeklinde, kameranın ana odak noktası surat, solda veya sağda bir boşluk var, portreler ortada. Ve bunun ortaya çıkardığı şeyi zaman zaman oyuncular kaldıramıyor, Langella dışında. Langella, fiziksel olarak Nixon'a hiç benzemiyor, ne Nixon'ın meşhur sarkık yanakları, ne de fiziksel yapısı Langella'da bulunmuyor. Buna rağmen kamera odaklandığında Langella'nın gözleri devrilmeye, odaklanmaya, ağzı buruşmaya ve sadece suratının gözüktüğü anlarda bile vücut dili devreye girmeye başlayınca Nixon geliyor. 

Nixon'ın ve Frost'un bu kadar gerçekçi ve derin ele alınması filmi doğru zamanlarda doğru notalara bastıran bir olgu. Filmi seyrederken kendinizi birden yükselen atmosferin içinde buluyorsunuz, her iki karakterin de dibe düşüşünün gerçekçi portre edilmesi sizi sinemasal her anlamda bir sonraki için beklemeye itiyor ve en sonunda zirve anı geldiğinde filmin başından beri o noktayı beklediğinizi keşfediyorsunuz ve bu hoşunuza gidiyor. Morgan'ın müthiş senaryosu röpörtajın sakin ve beklentisiz olduğu noktaları bile dramatize edip güçlendiriyor ve Frost/Nixon, Howard'ın kamerasının kararlılığını da arkasına alıp küçümsenmeyecek bir noktaya koyuyor kendini.

O yüzden, benim film hakkındaki kararım kesin. Frost/Nixon, filme ismini veren iki karakteri dışarı çıkarırsak hiç matah bir film değil, fakat neyse ki az önce sarfettiğim cümle teorik olarak "insandan kalbini çıkarırsak geriye et kalıyor" gibi gereksiz bir cümle, zira cümlenin içeriğini değil de, cümleyi denklemden çıkardığımızda aklımızda sadece şu kalıyor: "bu film güzel ya."

B**